BÜNYAMİN YILDIRIM EFENDİ

 
Bünyamin Efendi'nin hayatı

Bünyamin Yıldırım Hoca Efendi 1943 yılında İmranlı'nın uyanık köyünde dünyaya geldiler. Babasının ismi Recep annesinin ise Fatıma'dır. İlk ilim tahsilini köy imamı olan babasından aldı. Kur'an-ı Kerim, Tecvit, Fıkıh ve Hadis dersleri alarak ilim hayatına başlayan Bünyamin Efendi kısa zaman içerisinde çevresinde çok sevilen biri haline geldi.

Okuduğu ve duyduğu şeyleri çabucak ezberliyor, ezberlediklerini hemen hayatına tatbik ediyordu. Henüz on yaşlarındayken Namaz, Oruç, Zekât, Dünya, Tasavvuf ve Aşk gibi konular hakkında hatırı sayılır şiirler yazıyordu. Halbuki şiir ciddi birikim isteyen bir iştir, fakat o ilahi bir vergi olarak bunu yakalamış herkesin dikkatini çekmişti. "Müjde haber Türklere…" Bu şiiri yazdıklarında henüz on yaşındadırlar. Onun bu yaşlarda yazmış olduğu şiirler çevresindeki kişiler tarafından hayretle karşılanır, erkekler köy odalarında kadınlar ise kendi aralarında yanlarına çağırarak şiirlerini dinlerlerdi.

Varlığı bereketin sebebi gibiydi.

Bir gün hiç ekilmeyen tarlaları için dua etmiş ve babasıyla görmeye gittiklerinde boy boy ekin başaklarıyla karşılaşmışlardı. Bir başka gün hiç mahsul veremeyecek kadar taşla dolu bakımsız bir tarla onun sürümüyle köyün en çok mahsul veren tarlası haline gelmişti de çevresi hayretler içerisinde kalmıştı.

Haramlar konusunda çok hassastı.

Evin tek erkek çocuğu olduğu için hayvanları otlatmak çoğu kez kendisine düşüyordu bu sebeple onları önüne katar dağ yolunu tutardı. Namaz vakti gelince hayvanların başlarına çuvallar geçirir kendisi namazda iken başkalarının tarlasına girmelerine müsaade etmez namazını öyle eda ederdi.

Bu ve benzeri birçok hal ondan tecelli etmeye başlayınca çevresindeki kişiler kendisine "Şeyh Bünyamin" lakabını takmış ve onu bu isimle çağırmaya başlamışlardı.

Bu hadiselerin en yakın takipçisi babasıydı. Recep hoca oğlunun iyi bir eğitimden geçmesini istedi, bu amaçla ellerinden tutup Sivas'ın Güneşi Kutbu-l Azam İsmail Hakkı Toprak'ın huzuruna götürdüler. Bu dönemler yaşı henüz 16'dır…

Normalde İsmail Efendi dersi verdiği kişiye Lafza-ı Celal'i günde bin kere tekrar etmesini söylerken, Bünyamin Efendiye beş bin kez tekrar etmesini söyler. Bu duruma şahit olan babası Recep hoca: "Efendim ben hoca olmama rağmen beni bin'den başlattınız, Bünyamin ise henüz çocuk ama ona beş bin kez çekmesini tavsiye buyurdunuz, hikmeti nedir?" deyince İsmail Hakkı Efendi: "Hocam bu ezeli bir mesele, onun aşkı bunu kaldırmaya müsaittir" buyururlar.

Yedi yaşlarında başlayan ilim tahsili şeyhinin 1969'daki vefatına kadar on dokuz sene sürdü. Bu dönemin ilk dokuz senesi zahiri bilgilerin, ikinci on senesi ise Batıni bilgilerin sağanağı altında ıslanarak geçti. Aradan iki sene gibi bir zaman geçmişti ki on sekiz yaşlarında Şükrü Bey'in kızı Nazife Hanımla evlendiler. Bu evliliklerinden ikisi erkek dördü kız olmak üzere altı tane çocukları dünyaya geldi. 

Efendi farzları imtina ile yerine getiriyor, sünnetler konusunda çok titiz davranıyorlardı. Yaşının çok genç olmasına rağmen sakal bırakıyor, diğer sünnetleri dikkatle ifa ediyordu. Nafile ibadetlerse hiç aksatmadığı şeylerdendi.

Askerliğini Erzurum'da Topçu çavuşu olarak yapmış, asker iken Hattat Mustafa Efendi gibi birçok Ehli Hal ile görüşmüştür. Tezkereyi aldıktan sonra sohbetleri sıklaştırmış, Şeyhiyle daha sık beraber olmaya başlamış ve şehir dışı seyahatler yapmaya fırsatlar bulmuştu. Bu dönemden sonra sık sık İstanbul'da bulunan ablası Elif hanımın yanına gelir, derviş cemaatleri gezer, âlim, âşık ve ariflerle görüşür sohbetler ederdi.

Bir süreliğine Erzincan'ın Esirkiğı ilçesinde babasının yerine imamlık yapmış o bölgenin insanının da gönlünü kazanmıştır. Yumuşak huylu olması hoşgörüsü, kalbinde taşıdığı sevgisi insanların dikkatini çekiyor yanından ayrılmak istemiyorlardı.

Hazret Sivas il müftülüğüne başvurarak kadrolu imam olmak istiyordu. Başvurmak için içeriye girdiğinde üzerine şiddetli bir ağırlık çökmüş kalbi oldukça hızlı bir şekilde çarpmaya başlamıştı. Derken başvuru yapabilme gücünü kendisinde bulamadılar. Oturup uzun bir süre dinlenmesine rağmen gücünü toparlayamayan Bünyamin Efendi bunun manevi bir işaret olduğunu düşünerek isteklerinden vazgeçmeye karar verdiler. Adeta kendisine "Camiler seni tutar ve bağlar. Hâlbuki senin daha geniş kitlelere ulaşman gerekiyor. Bunun içinde daha özgür olmalısın" denmiş, O ise bu mesajı almış, müftülüğü terk ederek gerekeni yerine getirmişti.

1969'da şeyhi İsmail Hakkı Toprak Efendinin vefatından sonra Sivas'ta daha fazla duramadılar ve manevi bir işaretle 1974 yılında Evliyalar ve çileler şehri İstanbul'a göç ettiler.

İstanbul'da küçük bakkal köylü İbrahim Efendinin yanında eğitimine devam eden Bünyamin Efendi ondan çok faydalanmıştır. İbrahim Efendi için: "İbrahim efendinin bize çok faydası olmuştur, kendisi tasarrufta olan bir Ehli hal idi"  buyururlardı.

İrşad faaliyetlerine başladığında yaşı henüz 33'dür. Temizliğe başlamak için esas aldığı yer ise batakhanelerdir. Hazret vaaz ve sohbetlerini genelde İslam'dan bihaber kimselere yapmıştı. Kader onu aristokrat kesimin içerisine sokmadı, hep zorlu işlerle uğraştırdı. Öyle ki emek verdiği insanlar rezilliğin bin türlüsünü yapmaktan çekinmeyen insanlardı. Namazı tanımaz, oruca yaklaşmaz, zikrullahı bilmez bir topluluktu. İslam'ı anlattığı topluluk böyle bir topluluk olunca gece gündüz durmadan uyumadan çalışmak zorunda kaldılar. Haftanın hemen hemen yedi günü öğlen saat 1'de sohbete başlar gece saat 1'de sohbeti bitirirlerdi. Bazı zamanlar ise sohbet sabahlara kadar uzar giderdi. Üzerine adeta dağlar konmuş şehirler dolusu ölüyü diriltmesi istenmişti kendisinden. Şairin dediği gibi ona: "Bir bela tünelinde ağır imtihan düşmüştü"

Hazretin irşatları sadece İstanbul'la sınırlı değildi. Her sene senenin bir ayı Anadolu'ya çıkar ve Anadolu'nun birçok ilini dolaşırdı. Oradaki insanların susuzluğuna çare olabileyim diye uyku nedir bilmez gece gündüz sohbet ederdi. O bu dert ile şehir şehir gezmiş, köy köy birçok ilçe dolaşmıştır.

"Adap hoştur adap hoştur, Adabı olmayan boştur" der her gittiği yere adapla gider adabı götürürdü. Yanında götürdüğü ihvanı derki;

"Bazen öyle olurdu ki iki diz üzeri oturmaktan bacaklarımız tutmaz hale gelirdi de artık dayanamazdık, bizdeki bu duruma vakıf olan Efendi, sohbetin sonunda kendi bacaklarını dizlerine kadar sıyırır ve "Bakın kardeşim bizimde dizlerimiz şişti, ama ne yapalım, biz buralara adap öğretmeye geldik" derlerdi.

Anadolu'daki bir köye devamlı olarak uğrarlardı, uğradığında "Yağmur istiyor musunuz?" diye sorardı. Boyun bükülünce gülümserlerdi. Ve henüz akşam olmadan yağmurlar boşalırdı.

1987 ve 1992 olmak üzere iki kez hacca gittiler. İslam ümmetinin dağınıklığı onu çok üzerdi. Hac farizalarından birisini ifa ederken Kâbe'ye yukarıdan bir yerden bakmış ve yanındaki talebesine: "Oğlum eğer şu insanların her birisi şuurlu olmuş olsaydı İslam dünyaya rahatlıkla hâkim olurdu" buyurmuşlardı.

Gündemi takip eder İslam'ı ahlakı esas alarak kurulan parti ve kurumlara değer verir onları desteklerdi. İslam'ı anlatmayı esas alan boyalı ve görsel basını gündemde tutar, isimlerini vererek okuyup dinlenmesini tavsiye ederdi.

İlme ve ilim ehline çok önem verirdi. Sohbetine gelen Âlim ve Ulemayı kollayıp gözetir öncelikle onları dinler, hazır bulunan cemaate İslam'ı anlatmalarını isterdi. Ve: "Eğer bu bilgileri insanlara aktarmazsanız, yani vazifenizi yerine getirmezseniz Allah sizi sekize katlar" diyerek sorumluluklarını hatırlatırdı.

Onun meclisindeki mikrofon Âlim olmayanlara da açıktı, yeter ki hak konuşulsun. Her gelene konuşması yâda ilahi söylemesi için yol verilir, ikram edilirdi. Gönül yapmayı çok severdi. "Burası serbest kürsü, burada herkese yer var isteyen gelip konuşabilir" derlerdi.  

O ihvanına çok düşkün bir evliyaydı. Bir gün Anadolu seyahatlerinde Yozgat'ın bir ilçesine uğramışlar ve bir sene önce ders verdiği 70 yaşlarında yaşlı bir nineyi arıyorlardı, fakat adresi tam hatırlayamıyor, bir türlü bulamıyorlardı. Derken gün akşama dönmüştü. Aramaktan yorgun düşen Hacı Anne: "Efendi sabahtan beri arıyoruz, çok yorulduk bırakalım artık, bir kişiden ne olacak" dediler. Bu söz Efendinin o kadar zoruna gitti ki gözleri yaşlarla doldu da: "Ne diyorsun Nazife" dediler, "o daha küçücük, bir yaşında bir çocuk" buyurdular.

Efendi Hazretleri çok az uyurlardı, az konuşur çok düşünürlerdi. Konuştuklarında ise devamlı hikmet konuşurdu. Faydasız sözden kaçınır, tembelliği hiç sevmezdi. Evinden misafiri eksik olmaz, dolup dolup boşalırdı. Gelen misafirlerinin ellerine kalkar bizzat kendisi gül suyu döker onlara çeşitli ikramlarda bulunurdu. Cebinde devamlı olarak şeker bulundurur çoluk-çocuk, genç yaşlı demeden herkese şeker dağıtırdı.

O ayrılığın ve tefrikanın her zaman karşısında oldu. Özellikle tarikat cemaatleri arasındaki sürtüşmeler onu çok rahatsız ederdi. Herkesin, niyetini Allah rızasına noktalamasını ister, "benimki daha üstün, benim yolum daha iyi" sözleri onu çok rahatsız ederdi.

Gün geldi yıllardır hasretiyle yandığı "en büyük dost"a yürümek için rabıta halinde huzura yöneldiler. Bir öğlen üzeri sessizce Rabbini zikrederken ruhunu en sevgiliye, Allah'a teslim etti. Ardında binlerce sevenini gözü yaşlı gönlü mahzun ve yetim bıraktığında tarihler 17 Mart 1994'ü gösteriyordu.

Bir Perşembe günü bu aşkın güneşi de İstanbul ufuklarından kayboldu fakat güneş battıktan sonra aynı ufukta bu defa binlerce yıldız doğdu. Bunlar batan güneşten nur alan yıldızlardı.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !